Başkanımızdan "İnsansızlaştırma Çağı ve Yeni Sendikal Paradigma"
2026’da dünya, üretim ilişkilerinin insan emeği, sermaye, teknoloji dengesine dayandığı eski çağın çöktüğünü, ilan eden sessiz ama sarsıcı bir devrime tanıklık etti. Bu devrim sokaklarda değil; zirve salonlarında, kapalı kapılar ardında ve özellikle Davos’taki küresel elit buluşmalarında su yüzüne çıktı. Ülke liderlerinin ve küresel sermaye temsilcilerinin açıklamalarında artık ortak bir dil vardı: İnsan merkezli refah düzeni çözülüyor, yerine teknoloji ve kaynak merkezli yeni bir egemenlik mimarisi kuruluyor. Dünya büyük güç kalelerine bölünürken, uluslararası iş birliği zayıflıyor; enerji hatları, nadir madenler, veri altyapıları ve stratejik coğrafyalar yeni rekabet alanları haline geliyor.
Çin Afrika’da, özellikle Kongo Demokratik Cumhuriyeti gibi bölgelerde koltan, kobalt ve bakır gibi kritik mineraller üzerindeki etkisini artırırken; Amerika Birleşik Devletleri Venezuela ve Grönland gibi petrol ve nadir toprak elementleri açısından zengin alanlara yönelik politikasını yoğunlaştırıyor. Rusya enerji ve jeopolitik manevralarla etki alanını genişletmeye çalışıyor. Avrupa ise enerji maliyetleri, ilaç fiyatları ve tedarik zinciri kırılganlıkları üzerinden ciddi baskılarla karşı karşıya kalıyor. İsrail’in Filistin’de yürüttüğü yıkıcı askeri operasyonlar, güç siyasetinin uluslararası hukuk sınırlarını ne ölçüde zorladığını gözler önüne seriyor. Küresel sistem giderek bloklaşırken, insan hakları ve sosyal refah başlıkları stratejik öncelik listelerinde göz ardı ediliyor.
Bu tabloyu derinleştiren asıl kırılma üretim biçimlerinde yaşanıyor. İnsan çalışır, üretir, ücret alır, harcar ve sermaye bu döngü üzerinden büyürdü. Kapitalist refah devleti aldatmacası. Ancak otomasyon, yapay zekâ ve veri temelli planlama sistemleri üretim süreçlerini yeniden yapılandırdıkça, bu klasik döngü zayıflıyor. Sermaye için üretimin sürekliliği esastır; üretimin hangi ölçüde insan emeğine dayandığı artık belirleyici değildir. Böylece emek, sistemin merkezinden çevresine doğru itilmeye başlar. Bu yalnızca teknolojik bir ilerleme değil; insanın ekonomik denklemdeki konumunun yeniden tanımlanmasıdır.
Aynı dönemde, bir zamanlar küresel dayanışmanın sembolü olarak görülen Dünya Sağlık Örgütü, FAO ve Birleşmiş Milletler gibi kurumların etkisi ve itibarı tartışmaya açılıyor. Sağlığa, temiz suya ve güvenli gıdaya erişim gibi temel haklar küresel öncelik olmaktan uzaklaşıyor; çok taraflılık zayıflarken çıkar blokları güç kazanıyor. Uluslararası yönetişim mekanizmalarının aşınması, kaynak rekabetini daha sert ve daha az denetlenebilir hale getiriyor.
Bu dönüşüm yalnızca küresel ölçekte değil, ulusal düzeyde mekânsal planlama ve kaynak tahsis politikalarında da gözlemlenmektedir. Üretim süreçlerinin otomasyon ve veri temelli sistemlerle yeniden yapılandırıldığı bir tarihsel evrede, ekonomik öncelikler emek yoğun faaliyetlerden stratejik hammadde ve enerji arz güvenliğine doğru kaymaktadır. Doğal kaynakların bulunduğu coğrafyalar ekonomik karar alma süreçlerinin merkezine yerleşirken, bu alanlarda yaşayan nüfusun sosyo-ekonomik varlığı ikincil bir unsur haline gelebilmektedir.
Türkiye’de de son yıllarda artan maden arama ve işletme ruhsatları ile enerji projelerine yönelik tahsisler bu eğilimin somut yansımalarıdır. Akbelen Ormanı çevresinde yaşanan süreç, tekil bir çevre ihtilafı olmanın ötesinde, kaynak öncelikli kalkınma yaklaşımının ve daha ötesi kaynaklara üzerinde tasarruf işleyişini göstermektedir. Yer altı rezervlerinin ekonomik değeri, yer üstündeki tarımsal üretim, hayvancılık faaliyetleri ve kırsal yaşam pratikleriyle rekabet eder hale gelmiştir. Bunun yanında mevzuatta yapılan değişiklikler ve “kamu yararı” ya da “acele kamulaştırma” kararları aracılığıyla özel mülkiyete konu arazilerin kamulaştırılarak maden ve enerji projelerine tahsis edilmesi uygulaması yaygınlaşmaktadır. Bu mekanizmalar, hukuki çerçeve içinde tanımlansa da, kırsal nüfus açısından mülkiyet güvencesinin zayıflaması ve üretim araçları üzerindeki tasarruf hakkının daralması anlamına gelmektedir. Benzer uygulamalar farklı bölgelerde de görülmekte; geniş kırsal alanlar madencilik ve enerji yatırımları için uzun süreli ruhsatlandırmalar yoluyla şirket faaliyet sahalarına dönüştürülmektedir.
Bu eğilim, kırsal nüfusun üretim araçları üzerindeki tasarruf kapasitesini daraltma riski taşımaktadır. Tarım arazilerinin parçalanması, meraların kullanımının sınırlandırılması ve su havzalarının sanayi faaliyetleriyle baskı altına girmesi yalnızca çevresel sonuçlar doğurmaz; aynı zamanda yerel ekonomik döngüleri zayıflatır. Kırsal üretimin sürdürülebilirliği azaldıkça, gıda arz güvenliği, içme suyu kalitesi ve yerel istihdam olanakları üzerinde uzun vadeli etkiler ortaya çıkabilir.
Kentlerde ise otomasyon ve dijitalleşme iş gücü talebini dönüştürürken, yaşam maliyetleri artmakta; güvencesiz çalışma biçimleri yaygınlaşmaktadır. Böylece hem kentsel hem kırsal düzlemde insan emeğinin ekonomik sistem içindeki ağırlığı görece azalırken, stratejik kaynakların kontrolü ve teknolojik altyapının sahipliği belirleyici unsur haline gelmektedir. Kaynak odaklı büyüme stratejileri ile teknoloji yoğun üretim modellerinin birleşimi, istihdam yaratma kapasitesini sınırlı tutan bir ekonomik yapı üretmektedir.
Ortaya çıkan tablo, yalnızca çevresel ya da sektörel bir dönüşüm değildir. Üretim ilişkilerinin yeniden tanımlandığı bu çağda temel soru şudur: İnsan ve emek, sistemin kurucu unsuru olmaya devam edecek midir, yoksa kaynak ve teknoloji merkezli yeni mimaride marjinal bir konuma mı itilecektir? Eğer emek ekonomik denklemin merkezinden kalıcı biçimde çıkarılırsa, işsizlik ve gelir eşitsizliği kronikleşebilir; kırsal alanlarda mülksüzleşme, kentlerde güvencesizlik derinleşebilir. Bu nedenle mesele yalnızca kalkınma stratejisi değil, insanın ekonomik ve toplumsal sistem içindeki yerinin korunması meselesidir.
Sonuç olarak, insanlık artık tarihsel bir dönemeçte durmaktadır. Emek değersizleşirken, yaşam hakları ve temel insan ihtiyaçları piyasa mantığına feda edilirken, küresel sermaye ve iktidarlar dünyayı birkaç güç bloğunun çıkarlarına göre yeniden dizmektedir. Bu sistemin karşısında sessiz kalmak, yalnızca bireysel çaresizliğimizi kabul etmek anlamına gelir; oysa ihtiyaç duyduğumuz şey örgütlü bir toplumsal uyanıştır. Sendikalar, sivil toplum örgütleri, topluluk girişimleri ve her düzeyde halk hareketi; artık yalnızca “hak talep eden” konumdan çıkarak bu zihniyetin köklerinden sarsılması için seferber olmalıdır. Sendikal hareketler ücret artışı ve dar toplu sözleşme taleplerinin ötesine geçmeli; emeğin, doğanın, kırsal hayatın, temel hakların ve ortak varlıkların sistem içinde korunması ve eşit paylaşımı için devrimci bir programı savunmalıdır. Bugün tarih; pasif bekleyiş ile örgütlü direniş arasında seçim yapmamızı istiyor. Sistem insanı üretimden çekip “gereksiz” olarak tanımlarken, biz insanlığı yeniden merkeze koyacak eylem hattını örmezsek, yarın çok geç olabilir. Sendikalar ve halk örgütleri için çağrı nettir: İktidarlara ve sermayeye karşı insan onurunu savunan bir tarihin kurucu güçleri olarak ayağa kalkma zamanıdır.
Yusuf Kurt
Tarım Orman-İş
Genel Başkanı